YOLLARINA GÜL SERDİM
“Anlamıyorum, nedir orada gördüğün, diye soruyor arkadaşım Nabokov Gün Cuma, ay Mayıs, gökte ay ilkdördünde. Üvey annesinin zulmünden bıkmış yoksul kızı arıyor gözlerim ayda. İki kovasını tutan sırığın bir ucuyla, kovanın tekini seçiyorum. Kovalarıyla suya giden kız aydan yardım dilenmiş. Soğuk bir günde kız suya giderken ay da inmiş suya, kızı alıp göğe çıkarmış. Akşehir Gülmece Parkında soluklanan mavi otobüs yolcuları yoksullara, kalbi kırıklara hüzünle gülümseyen iki kovalı kızdan da, az sonra yüz yüze gelecekleri saman yolunun, hayvan gözlerinin, dipsiz, ulu mavi göğün aydınlatacağı maceralı bir yolculuktan da uzak, ilk ve son mola yerinin nimetlerinin peşinde. Sürprizlere alışıktır Mavi Otobüs yolcuları. Uzun, uzak yolculuklara, virajlı, kıvrım kıvrım, git, git bitmez yollara, binlerce yıldızla bezenmiş yeşil göğün altında masalsı serüvenlere, yollarda kaybolmalara. Kaybolmak için bineni de vardır, o hafta sonu yalnız kalmayı içine yediremediği için bineni de. Sınav stresini atmak için gelenler, kuytu köşelerde çok İlkyar anısı dinlemişler, ülkemin başka yörelerinde neler oluyor göreyim, diyenler, çoktandır işe yaramışlık duygusu yaşayamamışlar, kalabalığın yalnızlığında kendi iç yolculuklarına çıkanlar. Nasıl olur da bunca farklı renk, bir projede tek yürek, tek heyecan olabilir, sır kalır, mavi otobüsün kıyısına köşesine dokunmamışına. Her zaman otuzu aşar yolcusu otobüsün. Bu kez görünenler nasılsa yirmi yedilerde kalmış. Yirmi yedi farklı yaşam kimbilir kimlerin de hayalini yüklenip getirmiş bitimsiz yolculuklarına. Kaç kere kaç yirmi yedi kişi, kaç kere kaç yirmi yedi hikayeyi taşımış, bu da sırrıdır otobüsün, kimselere vermediği. Eğridir Sütçüler yolu haritaya bakarsan sadece 50 km. İki saatte bile aşılamayan hiç sona ermeyecekmiş duygusu veren çamlık, meşelik yollarda yolcuların en yorgunları hemen uykuya geçmiş, en gençleri şarkılara, türkülere kaptırmış kendini; kimi gözünü yola dikmiş, ilk gözükecek ışıkları ilk önce yakalamanın derdine düşmüş, iki yolcu yeni karşılaşmanın heyecanıyla soluksuz konuşmaya dalmış, birinin sıkıntısı diline vurmuş, bir başkası içine gömdüğü şiirini sessizliğin sesiyle sunmuş koltuk arkadaşına. Sütçüler Kesme'ye vardığımızda gece çoktan yarılanmış, saatler 02.00 yi vurmuştu. Samanyolunun yıldızları ışıklarını sonuna kadar açmış, hoş geldin diyordu ekibimize. Büyük ayının kuyruğu güneye bakıyordu. Hava soğuk da olsa yazın habercisi değil mi bu? Seher kuşlarının, bülbüllerin ötüşlerine, koyun melemeleri, eşek bağrışlarına uyandık sabah. Yeşili, dağları, dağların tepelerindeki karı ancak görebildik. İlk dudağa takılan soru aynı. “Neden Kesme denmiş buraya?” “Bir zamanlar kestiği kestik, astığı astık bir adam yaşarmış bu bölgede. Küçük yaşta annesinin öğütlemeleriyle tavuk, süt, yumurta hırsızlığına başlamış. Büyüdükçe korku salan bir eşkıya olmuş, adam öldürür, yol keser, haraç alırmış. Günün birinde yakalanmış, darağacına götürülmüş. Başını vuracaklarken “Kesme,” diye bağırmış. Beni kesme anamı as!” Kesme bugünlerde nüfusu sürekli azalan bir beldeymiş. 500'den 250'ye düşmüş hane sayısı. Gençler beldede durmuyor, aileler göç ediyormuş. Antalya'ya yerleşeni çokmuş. Burası Konya, Antalya ve İsparta'ya aynı uzaklıktaymış: 150 km.
Bugün 350 öğrencisi olan Kesme YİBO 1931'de köylülerin katkısıyla üç derslikli olarak inşa edilmiş. 1992'de lojman binaları yapılarak yatılı okul haline dönüştürülmüş. 6 köyden öğrenci alırmış. Köprüçay kanyonunun dibine, Toros'ların kolları Dedegöl ve Kuyucak dağları arasına kurulmuş. Yeşillikler içindeki vadinin sorunlarının çokluğu şaşırtıyor. En yakın merkeze sağlıkla ilgili bir sorunda ulaşmak 4-5 saati alırmış. Bölgede yeterli su yokmuş, araziler sulanamıyormuş. Tarım arazilerinin çoğu orman arazisinden kazanıldığı için erozyona eğilimli ve engebeliymiş. Kar yağdığında çok uzun elektrik kesintileri yaşanırmış, okulun lojmanına bu yüzden jeneratör konmuş. Köylerde halıcılık yapılırmış. Kooperatif de kurulmuş ama eskisi gibi bir pazar yokmuş.
Okul bahçesinin hemen bitişiğindeki velinin arazisinde öğretmenlerle öğrenciler seracılık yapmışlar. Çilek, domates, lık, marul, patlıcan yetişirmişler. Okulun gül bahçesindeki güller yağ ve su elde etmek için fabrikalara gönderilmiş. Domates ve salatalıklar olgunlaştı olgunlaşacak. Okulda resim, müzik, beden eğitimi öğretmenleri yok. Pansiyon ve okul binaları birbirinden 200 m. kadar uzaklıkta. Kapalı spor salonu yok. Kışları karlarla kaplanan bahçedeki voleybol sahasına koşan çocukları durdurmak kabil değilmiş. Pınar uzun boylu, gül yanaklı, gül kokulu, sevecen, yollarına gül serilecek bir kız. Ekibimizdeki herkese tek tek ışıltılı yüzüyle “günaydın,” diyor. Kartos köyünden gelmiş okula. Köyündeki süt mayalı pınardan almış adını. Çocuk isteyen kadınlar yatarlarmış kutsal pınarın kıyısına. Pınar, 8. sınıf öğrencisi. Liseyi ancak yatılıyı kazanırsa okuyabilecekmiş. Babasının gündüzlü okutacak gücü yokmuş. İki kardeşlermiş. Babası çiftçiymiş. Kardeşi küçük. Baba buğday-arpa ekermiş. Kışları Ankara'ya gider, duvar işçiliği yaparmış. Gül bahçeleri varmış. Bugünler güllerin toplanma zamanıymış. Gül kokulu, elma yanaklı, kiraz dudaklı, yedi ülkenin hükümdarının hayran olduğu Gülistan kızın yaşadığı yerlermiş buralar.
Pınarın hayalinde avukat olmak varmış. Köyünde aile içi anlaşmazlıklara çok tanık olmuş. Göç yüzünden parçalanmış ailelerin çoğu. Boşanıp mağdur olan, boşanamayıp aile içi şiddet gören kadınların yaşamlarına tanıklık etmiş Pınar. Onları tanıdıkça düşüncelere sarmış, kadınların haklarını savunan bir avukat olmayı koymuş kafasına. Düşünü gerçekleştirebilirse köyünün kadınlarının çektiği acı hafifleyecekmiş gibi gelmiş ona. Soner esmer, zeytin gözlü bir çocuk. Biz konuşurken sessizce dinliyor. Gözbebeklerinde yıldızlar saklı. 7. sınıf öğrencisi. Dört kardeşler. İki abisi askerdeymiş, biri ÖSS ye hazırlanıyormuş. Soner yaz tatillerini İzmir'de geçirirmiş. Dayısının yedek parça dükkanında çalışır, 250 YTL aylık alırmış. Soner de Kartos köyünden. Vişne, erik ağaçları varmış bahçelerinde. Köyün çevresi ormanlıkmış. Ağaçları keser, odun yaparmış babası. Soner de yardım edermiş kesmeye. Soner subay olmayı koymuş kafasına. “Subayların maaşı iyi olur, sırtı yere gelmez,” miş. Bir de ülkesine hizmet etmek istiyormuş. Asker, polis, öğretmen ve doktor edermiş en iyi hizmeti. Yasemin sarı saçlarını uçuşturarak geliyor yanımıza. 6 kardeşlermiş. O en küçükleri. Köyünde tek derslikli okulda tek öğretmenle okurmuş çocuklar. O da ilk üç yıl köyde okumuş. Sonra daha iyi eğitim için gelmiş buraya. Yatılı yaşama kolayca alışmış. Babası okutursa okumak istiyor. Ziller çalıyor. “Masal Anlatma Yarışması” başlayacak birazdan. Birinci sınıflarda 25 öğrenci bu yarışma için birkaç gün öncesinden hazırlandılar. Andersen'in Çirkin Ördek Yavrusu adlı masalının kahramanlarının resimlerinin önüne geçip anlatacaklar. Jüri üyeleri ben Mücella ve 1. sınıfların tüm öğrencileri. “Bir çiftlikte bir ördek yumurtaların üstüne oturmuş, bekliyormuş...” Masal, farklılığı çirkinlik gibi görenlere.
Aaa! Minik jüri üyelerimizin bir kısmı derin uykuya dalmışlar meğer. Suskunluk ondanmış. Sıralara yapışanlardan birkaçını kaldırmayı denedik, sıralar yerinden kalktı, çocuklar sırayı ve uykuyu bırakmadılar. Eh, masal adı üstünde uykuyu, düşü çağrıştırmıyor mu, bu yarışma da amacına ulaştı, dedik, etkinlikler listemize bir güzel kaydettik. Küçük Masalcı Mustafa'nın benekli gözleri fıldır fıldır. Masalını gece tüm okula ve konuklara anlatacak. Kendisine yardım edecek arkadaşına neler yapacağını tane tane anlatıyor. “Benim sağımda duracaksın. Resimleri sıraya sokacaksın önceden...” Üç kardeşin en küçüğüymüş Mustafa. 7. sınıfta ve lisede ağabeyleri var. Okuma-yazmayı sınıfında ilk o öğrenmiş. İri yeşil gözleri, sözcüklerin üstüne basa basa konuşması sempatisine sempati katıyor.
Köyleri çok temizmiş. Herkes evinin önünü süpürürmüş. Muhtar bir köşede çöp görse hemen anons ettirir, çöpü kaldırtırmış. Hele pınarbaşı, pınar suyu pırıl pırıl olmalıymış. “Pınara bir necazet düşse, ol pınarın suyu çekilir” miş çünkü. Kızların gözü çöp toplamaya alışmış, yerde bir çöp parçası görmesinler, gözüne çapak kaçmış gibi rahatsız olurlar, hemen alır yok ederlermiş.
Kızlar eve gidince bebek bakar, davar güder, tarlada çalışırlarmış. Şirvan'ın flütü varmış. Koyunlara flüt çalarmış. Flütlü Kız'a çıkmış adı.
Yanıma oturuyor, başını kucağıma bırakıyor Güllü. Bal rengi, iri gözlerini açmış, “Senin çocuğun var mı?” diye soruyor. “Yok!” “İyi... Beni İstanbul'a götürür müsün?” “Annen senin gibi güzel bir kızı uzaklara gönderir mi?” “Beni kimse sevmiyor. Gitsem sevinir annem. Ben senin kızın olmak istiyorum.” Sarıldım küçük bedenine, kaldık öylece. Ne kadar geçti anımsamıyorum. Ne diyeceğimi bilemiyor, saçlarını karıştırıp duruyorum. Doğruldu. Tozlu, burnu çarpılmış pabuçlarına indirdi gözlerini, bir şeyler fısıldadı. Eğildim ben de. “Gidemem...”diyordu, ancak kendinin duyabileceği bir sesle. “Giysim yok benim.”
Görmek-bakmak etkinliği yeni etkinliklerimizden biri. Çocuklarla Dali, Van Gogh, Bruegel, Marc Chagall, Rene Magrit, Esher resimlerine İsparta'nın Kesme'sinden bakacağız bu ders.
Etkinliğin sonunda çocuklar boyalar, kolaj malzemeleriyle görünen dünyanın dışından kendi hayallerini yansıtacaklar kağıtlara. Ne yaptıklarını görmek için girdim aralarına. Çocukların bir bölümü dergilerde gördükleri en güzel ev görüntülerini bir dağın tepesine kuruyorlardı, ıssız koylara bir tekne yerleştiriyordu biri, çıkılması zor tepelere dünyanın en sağlıklı, renkli çiçeklerini yerleştiriyordu başkası.
Bazıları sunumdaki Dali'nin Güneşi'nden etkilenmiş, “Kendi güneşimi yapabilir miyim?” diye soruyordu. “Neden olmasın!”
Güneş revaçta şimdi. Kağıtlar ters çevriliyor. Kalemlerin ucuna ateş toplarını koydular, çevirip duruyorlar. Kiminin güneşi ağız dolusu gülüyor, kiminin ki kös kös bakıyor. Mediha kös kös bakıyor, güneşinin ışıkları evini, bacasını yakmış, küle çevirmiş sanki. Dersten beri bir gözüm onda. Sekiz kardeşlermiş. Babası bir satıcıyla köy köy dolaşıp eşya satarmış. Bir gün sıcakta dolanırken baygınlık geçirmiş, betona çarpmış başı. Birkaç gün sonra da ölmüş. Bir abisi İsparta'da bir fırında, biri de manavda çalışıyormuş. Üç ablası evli, bir kardeşi de annesiyle köydeymiş. İbişler köyünün adı. Annesi yazları fasulye ekermiş. Kışınsa kentte çalışan oğullarının gönderdiği parayla geçinirmiş.Örgü örmeyi, el işlerini, halı dokumayı annesinden öğrenmiş Mediha. Hemşire olmak yatarmış hayalinde. Köyüne hiç hemşire gelmemiş. Hastanın kente götürülmesi çok zormuş. O hemşire olup köyündeki sağlık ocağında çalışacakmış. Annesi bugünlerde enfeksiyon nedeniyle rahatsızmış. Sağlık kontrolü için İsparta'ya gittiğini duymuş komşu kızlarından. Neşesi kaçıklığı, bir köşede düşünceli duruşu, dersleri kös kös izleyişi, eğlenenlere katılmayışı ondan. Okulun ÇAS'u ve konferans salonu yok. Gece eğlencesi okulun bahçesinde olacak. Köyden, kapı komşulardan gelen konuklar da var. Çocuklar gönüllülerin çevresinde halka oluşturmuş. Oyun oynuyor, konuşuyor, şakalaşıyorlar. Çocuklardan biri konuşamıyor, garip sesler çıkarıyor sadece. Genetik bir rahatsızlığı olduğunu ilk bakışta anlıyorum. Yaşı küçük, okullu değil. Çocuklarla oynamak istiyor, kimse yüz vermiyor, horlanıyor. Taşın kenarına oturuyor, kocaman donuk bakışlarla oynayanları, eğlenenleri, kıkır kıkır gülüşenleri seyrediyor. Benim yanımı da cıvıl cıvıl çocuklar sarmış. Gözlerim mor kazaklı, solgun mor-menekşe gözlü bu çocuğu yakaladı, bir türlü bırakmıyor. Yanımdaki çocukları onun oturduğu taşa doğru sürüklüyorum, onu da çekiyorum kollarımın arasına, omuzlarını okşuyorum, aralıksız. Hiç direnmiyor, gülüyor hemen. Gözbebeklerinden altı delikli ülker yıldızı parlıyor, mavi, mavi. Başını iyice sıkıştırıyor koltuğumun altına. Önüne çıkana anlaşılmaz seslerle laf atıyor, gülüyor, şakalaşıyor şimdi. Güldüğünü, sevildiğini görenler, gülüşlerle, mor beresini okşayışlarla, ellerini tutuşlarla ödüllendiriyorlar onu. Belki bir yarım saat koltuğumun altında kalıyor, konuşmuyor, hep gülüyor. Bahçede şarkılar, türküler başlıyor sonra. Çocuklar piste koşuyorlar. Dağılıyoruz. Kalabalığın arasından sıyrılıp kendime oturacak bir yer buluyorum. Oynamak istemeyen çocuklar hemen sarıyorlar çevremi. Beni örnek almamalarını, eğlenmelerini söylüyorum. Kimi bir süre sonra gidiyor, kimi ısrarla kalıyor. Esinti geceyle çoğalıyor. Sırtım üşüyor. Neden sonra sandalyemin gümbür gümbür sarsıldığını hissediyorum. Biri arkadan sandalyemi ittirerek yer açmaya çalışıyor, belli ki. Yanımdaki çocuklarla hararetli hararetli bugünü konuşuyorum, sağ yanıma hiç bakmıyorum. Az sonra sarsıntı bitiyor, birinin sağıma yerleştiğini anlıyorum. Koltuğumun altına bir baş giriyor. Kafamı sağa çeviriyorum. Menekşe gözlerde ülker yıldızı. Sol elimi çekiyor, iki elinin arasına sıkıştırıyor. Bir sıcaklık ki, gitmemecesine...
*******
İkinci okulumuz Sütçülere bağlı bir belediye olan Ayvalıpınar'da. Toros'ların çevirdiği, yeşili bol, ayvası yok, yaylalarında Yörüklerin gezindiği, evlerinde halıların, kazakların, çorapların dokunduğu bir yer burası. Ayvalıpınar YİBO 1995'te yatılı okula dönüştürülmüş, 115'i yatılı 200 öğrencisi var. Köylerden ve kasabanın içinden öğrenci alıyor. Okulun masa tenisi, bilgi-kültür, güreş birincilikleri var. Geçen yıl hiçbir öğrencisi LGS sınavlarını kazanamamış. 3. sınıf öğrencisi Emre'nin babası lise müdürü, annesi sınıf öğretmeni. İkizi var, Ebru adı. Ebru ve Emre çift yumurta ikizi. Birbirlerine hiç benzemiyorlar. Huyları da benzemezmiş. Emre kitap kurdu, Ebru televizyon kuşuymuş. Emre bilgisayar mühendisi olmaya şimdiden karar vermiş bile. Bugün ikinci bir ideali daha oldu: büyüyüp bizim ekibimize katılmak. Nurgül'ün babası yazın itfaiye işinde çalışırmış. Kışları ise ormanda odun kesermiş. O da 3. sınıf öğrencisi. Hemşirelik düşü kurmuş gelecek için. Ali'nin annesi ölmüş, üvey annesi varmış şimdi. Babası çobanmış. Okuyup okumayacağını bilmiyor. 3 haftada bir eve gidebiliyor. “Yarını bilmiyorum, geleceğimi nerden bileyim,” diyor. Saliha ödül töreninde şakır şakır ağlayıncaya kadar dikkatimi çekmiyor. 6. sınıf ödüllerinden birini alacağını hayal etmiş, ödülü kıl payı kaçırınca günü kendine zehir etmiş. Kızın gözyaşları sel olmuş akıyor. Pembe bluzunun yakası, saçlarının uçları sırılsıklam. “Ne yapsam başaramayacağım, hiçbir dileğim olmayacak, çabalarım hep boşa gidecek...” Ödüllerin bugüne ait olduğunu ama çalıştıkça en büyük ödülü bir meslek sahibi olmayı başarabileceğini söylüyorum.
Gözyaşları dinmek bilmiyor. Benim bile sıçrayan yaşlardan üstüm ıslanıyor. Nerden çıkıyor bu kadar su, merak ediyorum. Bugünün ödülü olarak ona kendi kitaplarımdan küçük bir set vermek istediğimi söylüyorum. Son kozum bu! Ellerini kocaman açıyor, gözyaşlarını siliyor nihayet. “Verir misiniz gerçekten?” “Göz yaşların dinerse... Seni mutlu ederse...” “Harika olur!” diyor. Sarılıyor boynuma. Yanaklarım da sırılsıklam şimdi. Salihalar dört kardeşlermiş. Babası işsiz. Annesi ortaokul mezunu. Babasının ona sert davrandığını, okutma yanlısı olmadığını, ama annesinin onu desteklediğini söylerken gözleri hala ıslak. İmzalı kitaplarını sevgiyle bağrına basıyor. “Hadi,” diye iteliyorum kızı, neşeyle halay çeken kalabalığa doğru. Arkasından bağırıyorum, çocukluğumda annemin bağırdığı gibi, “Sen yıldızları sayarken günün geçip gitti bile.” Dans eden çocukların arasında kaybolmuş çoktan.
“Gitmeyin... Gidemezsiniz!” çığlıkları inletiyordu yeri göğü. İLKYAR gönüllüleri çocukların gönüllerinde yer edinmeyi başarmıştı yine. Gitsek de mektuplarımızla, yürekten yüreğe kurduğumuz sevgi köprüsüyle kopmaz bağlar uzun yıllar sürecekti. Bir projenin daha sonunda saatler 23.00 ü vururken ekipten ayrılmış, odamda bir başıma kalmıştım.
Eteğinin ucunu kıvırarak masal anlatan kızda mıydı, çiseleyen yağmurda mı, hiç konuşmadan elime tüm sıcağını koşulsuz bırakan mor kazaklı çocuğun menekşe gözlerinde mi, eski bir şarkıyı söyleyen melankolik seste mi, bir bardak taze çayın buğusunda mı, bir kız çocuğunun hüzünlü, tozlu, bakımsız minik pabuçlarda mı, kurumuş ağacın açmış tek çiçeğinde mi, başı altın kıçı gümüş Maral yıldızında mı?
Değerini bilmeden yanımızdan gelip geçen, günlük yaşamın hayhuyunda hiç görülmeyen nice armağanın anlamını büyütürken içimde, Dali'nin Güneş'i de boydan boya büyüyordu loş tavanda... “Ben ne zaman menekşe gözler görsem tutup onu sana tamamlarım...”
Sevim Ak 23 Mayıs 2005
|
| İLKYAR - İlköğretim Okullarına Yardım
Vakfı E-posta...:ilkyar@ilkyar.org.tr |
Son Güncelleme...:Ali YILMAZ İLKYAR izlenimlerindeki ve arşivlerdeki resimler izinsiz kullanılamaz. |