|
Eylül Seyir Günlüğü - 1 Gün Batımında Geldim Bana Bir Gülümseyiş Ver
Karadeniz’in en doğusunda kızlar tarla kazarken ak bir güvercin indi omuzlarına. Gelecek düşleri, tutulmuş niyetler, ucu yanık kağıda yazılmış mektuplar üşüştü akıllara. Gelin kız, kuşun gagasındaki kağıdı çekti, okudu: “Gök yerden ayrılmadan yola düşecekler. Ağaçlı, dumanlı, gün değen dokuz sıradağ, görklü, suyu yeşil yedi ırmak aşacaklar. Üç dağ geçidinden geçerken beyaz saç kılını geçide salacaklar. Mavi mavi, türkü türkü yayılacaklar tepeliklere.” Tepeliklerde dalga dalga yankılanan ses çay bahçelerinde, fındıklıklarda, mısır tarlalarında çalışan çocuklara çağrı oldu. İşi gücü bırakanlar dağın eteğindeki okullara koştular. Mavi otobüs gün geceden ayrılmadan Ankara’dan düşmüştü yollara. Sarp sınır kapısına yakın Yoldere köyünde soluklandı ilk. 600 nüfuslu, 200 haneli bir köymüş burası. Köylülerin çoğu çay ekimine bağlamışlar geçimlerini. Gürcistan sınırına yakınlığı nedeniyle taşıma ve nakliye işlerinde çalışanlar da epeyce… Yörede akciğer kanserine yakalanan çokmuş… Çocuklar da bile görülmüş. Ordu’dan Hopa’ya uzanan bölgede içme suyuna kirlilik nedeniyle ruhsat alınamıyormuş. Yörede iki dil kullanılırmış. Hemşince ve Türkçe.
Yoldere İ.Ö. Okulu gürgen ağaçları, çay bahçeleriyle kaplı yeşilin hercaisi bir dağın eteğinde kurulmuş; bahçe duvarının hemen arkasında bir dere çağlıyor. Dağların doruklarında evler. Evlerin önlerinde bir büyük ağaç, dibince yahşi pınarlar. Okulun eski çalışanı tarihçesini şöyle anlatıyor: “İlk okul Zurbici adıyla zamanın merkez köyünde öğretime başlamış.1979’dan 1987’e kadar köy camiinin üst katında eğitim vermiş. 1987-88 de ortaokul da ilkokul binasına geçmiş, ancak bina iki okula yanıt verecek durumda olmadığı için 1990-91 yılına kadar çiftli öğrenim yapılmış. 17.09.1990 da ise yeni binaya geçilmiş. 180 öğrencili okul Yoldere köyünün ve Hopa’nın iki köyünün öğrencilerini alıyor. 8 sınıflı ve tam gün eğitim veriyor. 6 sı sınıf öğretmeni, 11 öğretmen görev yapıyor. Beden, matematik, sosyal, fen öğretmenleri var, diğer branş öğretmenleri yok.” 8. sınıfın 28 öğrencisi OKS sınavına girmiş, ancak 6 çocuk meslek ve imam-hatip liselerine yerleşebilmiş, 300 ün üstünde puan alan olmamış. Başarılı öğrencilerin bu okulda durmadığı, Hopa gibi illerdeki okullara gittiği söyleniyor. Okul tarihinde bilinen en başarılı öğrenci iki yıl önce hukuk fakültesine kaydını yaptırmış. Koro, halk oyunları ekibi, bando, tiyatro grubu, voleybol, masa tenisi gruplarının başarılı çalışmaları ödüllendirilmiş. Tiyatro sahnesi ve salonu, 3 bilgisayarı var. Artvinli bir hayırsever bilgisayar laboratuarının alt yapısını hazırlatmış, çok yakında bilgisayarları da gönderecekmiş. Pembe-mavi renklere boyanmış okul duvarları yeni öğrenim yılına hazırlanmamış, karaya çalan kirler göz yakıyor. Dünya bankasından fon alınma olasılığı rehavet vermiş, 3 yıldır okulun iç bakımı yapılmamış. Okul bahçesinde çocukların gölgesinde oturacağı, dallarında sallanacağı, arkadaş bileceği ağaç da yok, bahar çiçekleri de. Kullanıma uygun olmayan tek pota belli ki çocuklar oyalansınlar diye takılmış. Hemen okulun yakınında yörenin en eski okulu olarak kurulmuş, sonra meslek lisesine geçmiş, birkaç yıl önce de terk edilmiş bir bina göze çarpıyor. İlk Öğretim Okulu bu binayı da almış, esaslı bir tamirat yapılmadan anaokulunu ve 336 kitaplı kütüphaneyi oraya geçirmiş. Okulun açılmasına üç gün var. Çocukların çoğu çayda. Yine de çağrımıza kulak asıp gelen çok. Çavuşlu köyünden bile geldiler. Mavi otobüsün gönüllüleri çocuklarla etkinlikten etkinliğe koşarken Zeliha teyze de neler oluyor, diye bakmak için çay bahçesinden okul bahçesine inmiş. Yazması, rahat giysisi, şiveli konuşması, yüzündeki çizgilerin yumuşaklığıyla sarmalıyor beni. Kimsiniz, nerden geldiniz, faslından sonra başlıyor kendi öyküsünü anlatmaya: Çavuşlar köyünden Yoldere’ye, 2 göz odalı eve, kalabalık bir aileye gelin gitmiş. Eşi şoförmüş, Arabasıyla köyden köye yolcu taşırken pencerede görmüş genç Zeliş’i. Bakmış, bakışmışlar, yolları, perde kıvrımlarını gözlemişler, korna sesine koşmuş, mısır bahçesinde buluşmuş, sevmişler birbirlerini. Eskiden mısır, fındık tarımı yapılırmış bu yörede. Yılda üç kez toplanması, ekonomik oluşu, çok gelir getirişi gibi nedenlerle çayda karar kılmışlar sonra. Gelinliği zamanında elektrik yokmuş, geceleri erkenden yatılırmış. Bazı geceler kaynanası masallar anlatır, Hemşince şarkılar çağırırlarmış. Mısır toplama, soyma şenliklerinin tadı da başkaymış o zamanlar. Maniler, türküler söylenir, kemençe çalınır, atışırmış yarenler. “Şimdi herkes işini bitirme derdinde. Çayı toplayan evine, TV’ nin karşısına “gözetleme evlerine” koşuyor. Kalmadı eski güzellikler.” 5 çocuğu olmuş. “Kadınlar rençberdir burada. Erkekler ya şofördür, ya da kahvede kumar oynar. Kumalık var bazı evlerde. Gençliğimde de böyleydi, şimdi de öyle.” 56 yıldır bu köyde Zeliha teyze. İstanbul’u Ankara’yı görmüş. TV programlarında tanık olduğu şiddet, bozuk ilişkiler, güvensizlik onu büyük kentlerden soğutmuş. Yaşadığı köyün yeşilini, verimli toprağını, havasını seviyor, terk etmeyi hiç düşünmüyor. Çay bahçelerinin hatırı sayılır bölümü onun. Birkaç büyük ev yaptırmışlar köye. Karadeniz kıyılarını betonlaştıran, denizle ormanı uzaklaştıran sahil yolunu beğeniyor. Hopa’ya yarım saatte değil, beş dakikada gidebiliyor, diye mutlu. Biz konuşurken öğrenciler de birer birer yanımıza geliyorlar. Esengül gözlüklü, kırmızı tişört giymiş, şirin bir kız. 2. sınıf öğrencisi. 3 kardeşler, babası TIR şoförü. Çaydan şimdi gelmiş okula. “Okumayı unutmadım. Pamuk Prenses’i okudum. Kül Kedisini de…” diyor ben sormadan. “Seksek oynadım, köşe kaptım desene kız,”diye bağırıyor mavi boncuk tokalı arkadaşı. Esengül kulaklarını parmak uçlarıyla tıkıyor, “Şeytan yalasın yüzünü,” diye bağırıyor.
“Yaşam bu şansı verirse dünyanın en mutlusu ben olurum. Sınıf öğretmenliğini çok istiyorum. Evdekiler tarlaya gitmesin, peşlerinden evi sınıfa çeviririm. Küpleri, sinileri, minderleri öğrenci yaparım. Geçerim başlarına, ders okuturum. Acıkırlar...Tabak koyarım önlerine…Yemeklerini dağıtırım.” İki kız birbirinin ellerini tutmuşlar, kulaktan kulağa fısıldaşıp kikirdeşiyorlar. Babaları şoförmüş. İkisinin de saçları kısa, küt kesilmiş. “Biz ne iş tutacağız bilmiyoruz. Ailemiz bilir,” diyorlar. “Çakallar yer, karşı çıkarsak.” Eksik dişli Belinay 2. sınıf öğrencisi. İki abisi var. İstanbul’a giden TIR’larda çalışan babasının işini bıraktığını eve döneceğinin haberini almış. İşsiz kalacak diye üzülüyor. Ayı ve yılandan ödü kopuyor.
“Evlere yılan girer mi?” “Girmez. Her evin temelinde kocaman bir yılan olur, der ninem. Engenek yılanı hem de… Başka yılan sokmazmış eve. Ama anne-baba sözü dinlemezsem, yaramazlık edersem çıkar, beni ısırırmış. Bizim ev çok eski. Yılanı da yaşlıdır, di’mi abla?” Belinay elimi tutuyor, sıkıyor sımsıkı. Sarı bir çocuk elini bıçak yapmış, bir vuruşta ayırıyor ellerimizi. “Benim bir kuşum var, bir bana görünür… Ne zaman çıkıp salınsa gökte, hava bozar, şimşek çakar, gök yere iner.” “Şeytan kuşu!”diye bağrışıyor arkamızda çocuklar. “Atmacam var benim,” diyor sivri kulaklısı. ”Dayım verdi.” “Ağaca taktığımız ağa kaç kuş takıldı, söyleyeyim mi, abla?” Her kafadan bir ses çıkıyor. Sesler üst üste biniyor, ne söylediklerini anlamıyorum. Tepenin yamacındaki gürgen ağacına iniyor ak kanatlı kuş sürüsü.
******* Kemalpaşa PİO deniz kıyısına kurulmuş. Okul, pansiyon, anaokulu binaları yapılmış, öğretmen lojmanı düşünülmemiş. Öğretmenler okulun karşısındaki binalardan yer kiralamışlar. Okulda 66’ sı yatılı 780 öğrenci eğitim görüyor. Yörenin Merkez ilkokulu 1936 da öğretime başlamış. 1969-70 de Kemalpaşa Ortaokulu olarak devam etmiş. 1983-84 de İlk ve Orta okul birleşerek 60.yıl Cumhuriyet İ.Ö.Okulu olarak açılmış. 1999-2000 de Kemalpaşa PİO olmuş. Fatih’i Masal Canlandırma çalışmamızda tanıdım. İkinci sınıf öğrencisi. Suskun, durgun, yavaş hareket eden bir çocuk. 3 kardeşler. Babası memurmuş. Teyzesi kronik bir hastalık yüzünden Hopa’da hastanede yatıyormuş. Annesi sık sık kardeşinin yanına gidermiş. “Evde yalnız kalmaktan korkuyorum. Annem giderken beni de götürüyor.” “Okul?” Sesini yutuyor. Pembeleşen yanaklarını göğsüne düşürüyor. Birinci sınıfta okula çok az gidebilmiş. Okumayı, yazmayı öğrenememiş hala. Kral rolünü hiç düşünmeden ona veriyorum. Rolüne çalışırken dikkati dağılıyor, yoruluyor, başını kollarıma yaslıyor ara sıra. “Okumam yok ya, beni seçmezsiniz sanıyordum,” diyor, dinlenme anlarında ben tombul yanaklarını okşarken. “Söz veriyorum. Okumayı sökeceğim. İlk mektubu da size yazacağım.” En uzun okunan mesleği seçecekmiş sonra da. Doktor olacakmış. Yüreğinin telaşlı vuruşları titreşiyor göğsümde. Selin 2. sınıf öğrencisi. 2 odalı bir evde 7 kişi yaşıyorlar. 3 kardeşler. Ablası Yağmur da aynı okulda. Babası TIR şoförü. Annesi okumayı öğrenince okuldan ayrılmış, ilkokul diploması yokmuş. Yazın en çok denize gitmekten hoşlanmış. Halası, annesi, yengeleriyle toplaşır, cumbur cemaat denize girerlermiş. Babaannesini kanserden kaybetmiş. Hayatta en çok kavgadan korkarmış. Sık sık kavga çıkarmış evlerde, komşu evlerde, sokak aralarında. Başına torba geçirir, ıssız köşelere kaçarmış. “Kurnazlık çoktur buralarda. Birbirinin kuyusunu kazmasalar mutsuz olurlar. Dedikodudan geçilmez.” Babaannesini görmüş dün gece düşünde. Kedisini arıyormuş bahçede. “Siz gelecekmişsiniz meğer. Babaannem hep güzel haberler verir bana.” Göz dibinde büyüyen, ninesinin anılarıyla dopdolu koca yaş damlası yuvarlanıyor, beyaz kolalı yakalığına. Kemalpaşanın kızları ip atlama ve çember çevirmede ustalar. YİBO’lar rekoru Elazığ Karakoçan’lı kızlardan onlara geçti. İp atlama rekoru kesintisiz 427 atlayışla Bahar’ın. Çemberi hiç düşürmeden 1000 kez çeviren de Dilan. “Çakal hiç görmedim ama düşlerime insan başlı çakal gövdeli yaratıklar giriyor.” Çaya babasıyla gitmeyi eğlenceli bulurmuş. Şakalar yapar, fıkra anlatır, çevresindekileri gülmekten kırdırırmış. Köyünde çocukların çoğu yazın kuran kursuna gitmiş. Onlar kardeşiyle Halkevindeki çocuk etkinliklerine katılmışlar. Oyun oynamışlar, tiyatroda rol almışlar, festivale katılmışlar. Seher başına kaza gelsin, hastanede yatsın istiyor. “Ailem ancak o zaman ilgilenir benimle. Elim kesilmişti, kanı durmadı, hastaneye gittik. Üç gün her istediğimi yaptılar.” Seher’in yüreği çok geniş oysa. Arkadaşlarını, ailesini sınırsız sevdiğini söylüyor, çocuksu gülüşüyle. “Ailemin dışındakiler beni çok seviyor ama evdekiler bazen çok kötü, bazen iyi davranıyorlar. Gündüz sever gibi görünüyorlar, akşamına küfüre buluyorlar.” Okulda çocuklar birbirlerine cin-peri hikayeleri anlatırlarmış. Tuvaletin arkasında viyaklayan kurbağanın sesi “Şavşat Canavarı” hikayeleri yaratmış. Annesinin anlattığı bir masal aklından çıkmamış Seher’in. Yalnızken ve gece karanlıkta bu masal aklına düşer, tir tir titrermiş. Böbrek hırsızları, tecavüzcüler, hırsızlık hikayeleri çok anlatılırmış çocuklar arasında. “Köyümden başka bir Hopa’yı gördüm. Büyük kentleri bir bir görmek isterim.” Bir hayali daha var şimdi. Yazar olup dünyayı dolaşmak, çocuklarla konuşmak, onları sevindirmek. Sihirli bir gücü olsa iki yüzlü insanların hepsini melek yaparmış. Zayıf, uzun boylu bir çocuk geçiyor önümüzden. Susuyor. Kulağıma minik ellerini dayayıp fısıldıyor: “Sınıfın tüm kızları bu çocuğa aşık ama o bir kızı seviyor. Sana bir sır vereyim mi abla, birinci sınıfta ben de aşıktım ona. Sonra geçti.”
******
Rize Çayeli Kaptanpaşa’ya uzanıyor yolumuz. Çay ve mısır ekimi yapılırmış buralarda. Sıkı gürgen ağaçları ve çay bahçelerinin kapladığı yüksek dağların, tepeliklerin çevirdiği düzenli, temiz bir okul Kaptanpaşa PİO. Okul Müdürü Süleyman Toptan öğrenci merkezli bir anlayışla okulu yönetmeyi ilke edinmiş. Yemek listelerinin hazırlanmasında, okul duvarlarının boyanmasında, kitap seçiminde öğrencilerin görüşlerini almadan işe girişmezmiş. 60’ı yatılı ve erkek, 190 öğrenci öğrenim görüyor okulda. Beş köyden taşımalı sistemle geliyorlar. Civar köylerdeki yetim kız çocukları için ana binanın aşağısında bir yurt inşası planlanmış. Halen öğretmen lojmanının altı ana okulu ve kız pansiyonu olarak kullanılıyor. Yatakhane ve yemekhane ana binanın en üst katında. Masa örtüleri, düzeni, yemek servisiyle ev havası esiyor yemekhanede. Yatakhaneler tahta tabanlı; yan yana üçlü ranza sistemiyle yerleştirilmiş yataklar. Bir koğuşa gece işemesi olan çocuklar için özel korumalı yataklar konulmuş. Çevre okulların sorunlu öğrencileri de 15-20 günlüğüne bu okula alınır, iyileşme gösterince tekrar okullarına geri gönderilirlermiş. 8. sınıf öğrencisinin 30 öğrencisinden ancak 2 si Anadolu lisesine yerleşmiş bu yıl. Geçmişinde kaymakam, öğretim üyeleri çıkarmış bir okulmuş burası. Doğanın soluk kesen görüntüsü her pencereden farklı bir tablo sunuyor. Çiğ yağan bin tonlu yeşillin üstünden son kuşlar göçüyor. Okulun bahçesi taş ama duvar kenarlarına rengarenk mevsim çiçekleri ekilmiş. Bina yatılı okul olarak planlanmamış, kapalı spor salonu, ÇAS’u (çok amaçlı salon), tiyatro sahnesi yok. Kış günleri kar 5-6 metreye ulaşır, köy yolları kapanır, okulun üst kat pencerelerine kadar kar yığılırmış. Köylerinde kalan öğrenciler günlerce ulaşamazlarmış okula. Devamsızlık çoğu yatılı okulun olduğu gibi buranın da sorunu. Tenis masasının başı oynamak isteyenlerle dolu. Masa tenisi takımının okullar arası yarışmalarda birincilikleri olduğu gerçeğini İlkyar ekibi masa tenisçilerinin peş peşe yenilmesinden sonra öğreniyoruz. Her sınıfa televizyon konmuş. Video destekli eğitim ve film gösterileri için uzun kış günlerinde işe yarıyormuş. Yörenin nem oranı yüksek. Ekipte romatizması olanlar hemen sızlanmaya başladılar. Hareketsiz kalınca üşüdüğünüzü hissediyorsunuz. Binanın ısınma problemi olduğu için bu yıl çift camlıya dönüştürülmüş pencereler. Küçük, çelimsiz, temiz giyimli bir çocuk öğlen arasında eve gitmek için acele ediyor. Gözü tepelerde. Ani bir atakla dik patika yola doğru koşuyor. Bir an duraksıyor. Oyun oynayan çocukların neşeli seslerini dinliyor, geri koşuyor. Bir ineği varmış, adı Portakal. İneğin tüm bakımı ondan sorulurmuş. “O yemek yemeden ben yiyemem,”diyor.” Yemeğini zamanında önüne koymazsam tepeler beni.” Bir gözü arkada koşa koşa tırmanıyor tepeye çıkan patikayı. Sislerin buğusunda kayboluyor. Ayşenur 4. sınıf öğrencisi. 4 kardeşler, babası imam. Ablalarından biri imam hatipte okuyor. Yaz tatilinde arkadaşları kuran kursuna giderken o ablasından almış kursu. Sarı kız adını koyduğu ineğini gözünün önünden ayırmazmış. Konuşurken annesi geliyor aklına birden: “Pakize yengemle oturuyordur şimdi,” diyor. “Evde kimse kalmadı, börek açarlar mı bilmem.” “Neler okudun yazın?” diye soruyorum. İki avucunu üflüyor, üflüyor, yüzünü alından çeneye sıvazlıyor, “Duaların açıklamalarını,” diyor. Nurseli ise 3. sınıf öğrencisi. Çataldere köyünden. 5 kardeşler. Babası bir şirkette çalışıyor. Biri evli, biri nişanlı ablalarının. Biri de Anadolu lisesine girmiş. Evde 8 kişiler. Geçen yıl sel felaketi yaşanmış, evlerinin arka bölümü sel sularıyla sürüklenmiş, bodruma da çamur birikmiş, evlerini hala tamir edememişler. Köyüne dışardan gelen seyyar satıcılar, yaşlı ve çocukların yalnız kaldığı evleri dolandırmışlar bu yaz. Muhtar köyün girişine “Seyyar Satıcı Giremez” levhası asmak zorunda kalmış. Köyünde sağlık ocağı yok. O büyüyünce doktor olacak, anne-babasını yanına alacak, iyi bir hayat yaşatacak. Sema 5. sınıf öğrencisi. 6 kardeşler. Abisi lisede. En küçük 6 yaşında. Babası emekli çay fabrikası işçisi. Şimdi evde oturuyor. İnekleri ve kümes hayvanları var. Kümesin en yaşlı tavuğu onun ilk göz ağrısı. Saklambaç oynarken en saklı köşelere götürürmüş kızı yaşlı tavuk. Kimse o ıssızlıklara giremezmiş. Sarı, düz saçlı, lacivert montlu Elif’le, enine renk renk çizgili çorap giymiş dalgalı saçlı Yaren kol kola. Her yere birlikte gidiyorlar. Kardeşler. Aynı sınıftalar. İki kardeş birlikte gitsinler diye Elif bir yaş geç yazdırılmış okula. Bir yıl arayla aynı günde doğmuşlar. 26 Ekim’de. Bu yıl doğum günlerini arkadaşlarıyla okulda kutlayacaklarmış. Şimdiden hayal kurmaya başlamışlar bile “Pastamızı yengem pişirecek. Annemgiller çeyizliklerden getirecekler, ninem patik örecek…” “Arkadaşlarım da öğretmen olsa… gelip o okulu açsa…” Cüneyt kulaklarını dikmiş uzakları dinliyor. Ben de kulak kabartıyorum. Tepelerden rüzgar sesi geliyor. “Tepede yağmur yağar. Burada güneş açar,” diyor. ”Emmimin küçük bebesi korkar şimdi rüzgardan,”diyor. Kral tacını takıyorum başına. O atalarının yedi babasının oturduğu tepenin doruğuna bakıyor.
****** 2005-2006 öğrenim yılının ilk gününe Bereketli YİBO’da gireceğiz. Gecesinde uyu uyuyabilirsen. Mars tepelerden aşağı kayıyor, Ülker yıldızı göğe sıkı sıkı tutunuyor, seher kuşları göğe tırmanıyor. Temiz giysiler, yıkanmış saçlar, tozsuz ayakkabılarla tam sekizde giriyoruz okula. Bizdeki heyecan okulun yöneticilerinde yok. Okul bahçesi bomboş. Mavi otobüsü gören koşuyor, sayıyoruz, topu topu 20 öğrenci gelmiş. Şaşırıyoruz. Yöneticiler, “15 günden önce kimse gelmez. Çocuklar çayda fındıkta,” diyorlar. Araklı’da Atatürk İ.Ö. Okuluna kaydırıyoruz programımızı. İ.Ö. okuluna 250 öğrenci gelmiş. Hızlı bir akışla fizik-kimya-astronomi, origami, öykü oluşturma, motivasyon etkinliklerini gerçekleştirip yine yatılı okula geri dönüyoruz.
Züleyha, Sürmene’nin Karacakaya köyünden. Kısa saçlı, uzun boylu, çilli yanaklı. 6. sınıfta. 2 kardeşler. Abisi 8. sınıfta. Babası imam. Abisi okulu bitirince onu da okuldan alacaklarmış. Dersleri çok iyiymiş ama baba isteğine boyun eğecekmiş, çaresiz. “Kız başıma bırakmazlar beni okulda,” diyor. “Her kızın bir abisi mi var, korumalık edecek,” diyorum. “Annem hasta…Ameliyat olacak. Yanında ben duracam,” diyor. Okumazsa kuran kursuna gidecekmiş. Kursu bitirsin, evlere kuran okumaya gidebilir, kurs öğretmenliği yapabilirmiş. İyi de para kazanırmış. Büşra’da bu yaz yatılı kuran kursuna gitmiş. “Tam 1.5 ay sürdü. Sıkıntıdan patladım,” diyor. Züleyha’nın aklı annesinde kalmış. Ameliyatta bir şey olur mu, diye soruyor bana. Kışın 15 günde bir giderlermiş eve. Kış günlerini hiç sevmiyor. Okul günlerini neşeli kılmak için eğlence düzenlerlermiş. Gür sesli Semra’nın türkülerine ne hayaller sığdırırmış çocuklar. Yakın arkadaşı trafik kazasında ölmüş. Geçen dönem, bir hafta sonu babası almaya gelememiş kızını, o da köyüne yürüyerek gitmeye kalkmış. Ana yola çıkmış, taş yüklü kamyondan önce karşıya geçerim, demiş, başaramamış. “Mezarı bizim evin hemen yanında. Çiçek koyarım hep.” Züleyha koşmayı seviyormuş ama kros takımına girememiş. Koşmasına izin vermezmiş babası. Kaşlarımın çatıldığını görüyor, “Arkadaşlar voleybol oynuyoruz ama…”diyor, ezik sesiyle. Züleyha’nın en büyük arzusu zengin biriyle evlenmek, iki kız çocuğu annesi olmak. Elif’in kara saçlarını tutan mor taç esmer, sevecen yüzüne çok yakışmış. Aşağı İrfanlı köyünden gelmiş. 4. sınıf öğrencisi. Annesi o iki yaşındayken kaçmış. O gün bugün annesini hiç görmemiş. Halası almış yanına. Hala bu yıl evlenmiş. Artık babaanneyle kalacakmış. Kızlar kışın okul yoluna inen domuzları anımsıyorlar birden. “Ne korkmuştuk,” diyor Büşra.”Üç taneydiler ama biz peşlerinde tüm okulu dolduracak kadar büyük bir sürü olduğunu hayal ettik.” Televizyon dizilerinden Sırlar Dünyası, Sır Kapısı, Kalp Gözü’nü seyrederlermiş en çok. Korkudan tir tir titrerlermiş sonra da. Elif yüzünde tatlı gülüşlerle, “Hiç kötü düş görmem ben,”diyor.”Gözlerimi kapayayım, en çok yapmak istediklerimi görürüm düşlerimde. Dün gece Şeyma ile kartopu oynadım. Düşlerim öyle güzeldir ki, hiç uyanmak istemem.” Elif İngilizce öğretmeni olmayı hedeflemiş. “Beş köylüler gelmediler daha,” diyor kızlar. “Kim onlar?” “Kendi aralarında yabancı dilden konuşan kızlar var bu okulda. Ne diyorlar anlamıyoruz. Küfür mü ediyorlar, bilemiyoruz. Biz de onlara kızıp duruyoruz işte!” Büşra Yıldızlı köyünden. 7. sınıf öğrencisi. 3 kardeşler. Baba çay fabrikasında çalışıyor. Köyü yakın. Yürüyerek geliyor. Karda evine gidemiyor. Yatılı kalıyor. Arkadaşlarını çok seviyor. “Okuldayken aileme bir şey olur diye korkarım,” diyor. Hemşire olmayı koymuş aklına. Köyündeki sağlık ocağı boşmuş ama o İstanbul’da çalışmak istermiş. “Köy hayatını öğrendim. Bir de şehirli hayatı yaşamak istiyorum,” diyor. Birinci sınıftan beri yatılı kalıyormuş. İlk yıl çok zorlanmış. Yatakhane yaşamı, kimseyi tanımamak, dersler çok zor gelmiş, sonra alışmış. Köyünde kış oldu mu herkes Ankara, İstanbul, Zonguldak’a gidermiş. “Bir biz ve iki komşumuz kalırız. Onların da evleri bizden çok uzak.” Sümeyra 8. sınıfta olması gerekirken 5. sınıfta okuyor. Anne ve babası o küçük yaştayken ayrılmışlar, baba evlenmiş, İstanbul’a gitmişler. Üvey anne onu okula göndermemiş, ev işlerinde çalıştırmış. Okula 3 yıl geç gitmiş. “Bir gün cebimde oyuncak bir bebek buldu üvey anne, dövdü. Ölecektim nerdeyse.” Bacağı kırılmış, alçıya alınmış. Kırık kemik eğri kaynamış, ayağı aksıyor kızın. Okula ara verdiği ve ara sıra gittiği için okuması yazması bozukmuş. Şu günlerde evden kaçmış, akrabalarının yanında kalıyormuş. “Öykü-şiir yazmayı seviyorum. Duygularımın en yoğun olduğu anlarda küçücük bir yere kapanıp yazmaktan daha iyi rahatlatan bir şey yok.” Sümeyra’nın gözlerindeki kara göl, belli ki uzun süredir sislere boğulmuş. Akşam, ekibin bir bölümü belediyenin düğün salonuna gidince ben bahçedeki banklarda birkaç çocukla baş başa kaldım. Hüseyin okul şoförünün oğluymuş. Zıpçıktının teki. Bir bankın üstüne çıkıyor, bir çöp bidonunun arkasından bakıyor. Ya asker ya da futbolcu olmak istiyormuş. O da bu okulun tüm öğrencileri gibi Trabzonspor’un fanatiği. Kızıl saçlı, kızıl çilli, temiz giysili Osman memur çocuğu. Kardeşini de yanından ayırmıyor . Şirin, güleç , sapsarı bir kız. Gözleri gülünce kedi gözüne benzediği için “Pisik” adını takmışlar ona. Osman doktor, kardeşi eczacı olacak. Kardeş, 1. sınıf öğrencisi. “Neden okula gidiyorsun?” sorumu, “Reçeteleri okuyabilmek için,” diye yanıtlıyor. Yatakhaneye çıkıyorum sonra. Benim kaldığım koğuşta ışıklar yanmıyor. Uzun boylu, içe kapanık, sülün boyunlu Cemre’ye o sırada rastlıyorum. Sorunun nerede olduğunu bir bakışta anlıyor, sağlam bir ampul bulup geliyor. Ranzanın en üstüne tırmanıyor, tavandan bitik ampulü çıkarıyor, yenisini takıyor. Ödüm kopuyor, o alışkın ellerle ampulü vidalamaya çalışırken. Ayaklarını tutuyorum sımsıkı. Ampul değişti ama hala karanlıktayız. Arıza kablolardaymış, Cemre öyle diyor. Yatağıma çöküyor sonra. 7 kardeşlermiş. Babalarının doğru dürüst bir işi yokmuş. Büyük abisi mermer işinde çalışıyor, aileye bakıyormuş. Cemre köyündeki hastaların çektiği sıkıntıları gördükçe doktor olmanın hayalini kurarmış hep. “Kanser çok …Kanserin çaresini bulmak isterdim.” Hastası olanlar yedi çift, bir tek taşı “derdim tasam sulara” diye atarlarmış, taşlıymış o yüzden buralarda dereler. Yolumuza çıkan bazı köy çocukları gibi Cemre’de doyasıya gülemiyor. Gözlerinde yıldızlar, pırıltılı tozlar arıyorum, dudak kenarlarında ince gülüşler…boşuna… Yüzümü yüzünün önüne germek, haykırmak geliyor içimden.
“Gün batımlarından geldim, ne olur bana bir gülümseyiş ver! DEVAM EDECEK... Sevim AK |
| İLKYAR - İlköğretim Okullarına Yardım
Vakfı E-posta...:ilkyar@ilkyar.org.tr |
Son Güncelleme...:Sertaç
ATEŞ İLKYAR izlenimlerindeki ve arşivlerdeki resimler izinsiz
kullanılamaz. |