Annelerinden Uzakta Nohut Tanesi Kadar Çocuklar... Yeni bir proje, yeni okullar, yeni çocuklar… Kim bilir bizleri neler bekliyor. İlk durağımız Düzce, Yığılca’ya gitmek üzere Ankara’dan gelen grupla orada buluşacağız. Hiç bir şey aksamadan saatinde mavi otobüs göründü. Geçen projeden tanıştıklarımız ve yeniler… Büyük bir sevinçle, şamatayla otobüsteki yerlerimizi aldık. Bu defa daha da kalabalık galiba. Şenliğe gider gibi keyifle yollara düştük. Başta da belirttiğimiz gibi ilk uğrak yerimiz Yığılca, küçük bir kasaba… Önceden haber verilmiş çocuklara, akşam saati oraya vardık. Hepsi camlarda bizleri bekliyorlar.
Bir heyecan, bir neşe… tek tek karşılıyor, öperek hoş geldiniz diyorlar. Giyinmiş süslenmişler. Öyle ya konuklar geliyor taaa uzaklardan. Okul da çocuklar da bakımlı temiz. Sanki durumlar biraz daha iyi gibi. Oyunlar oynanıyor. Ufak yollu bir satranç turnuvası düzenliyoruz aramızda. Yenenle oynuyorum. Ve yeniliyorum. Büyük başarı, beni bile! yendi. Herkese yetiştiriyor. Kızlar seyirci olmayı yeğliyorlar, hiçbiri oynamak istemiyor, erkekler ise oyuncu. Zaten hep böyle değil mi? Tarihi bile (his-story) onlar yapmıyorlar mı? Neden oynamadıklarını soruyorum. Çekimser davranıyorlar. Erkekler ufaktan dalga geçiyorlar. “bu zor bir oyun kızlar oynayamaz.” Ya ben? Utanıyorlar, Gülüşüyorlar aralarında.
Gece yatakhaneye çıkıyoruz. Aynı katta öğrencilerle kalıyoruz. Koridorda yerlere oturup sohbet ediyoruz. Okumaktan söz açılıyor. Biri diğerlerinden daha suskun. Orta son sınıf öğrencisi, çok istiyor ama okutamazmış babası. İşsizmiş. Bugüne kadar da amcaları bakmış zaten. Okusa hemşire olmak istermiş. Babası istemese de annesi okutmak istermiş. Bak ne kadar şanslısın, annen seni okutmak istiyor. Annenle sen bir araya gelirseniz kimse önünüzde duramaz. Onlara padişah analarının ve kadınlarının neler yaptıklarını, sultanları nasıl parmaklarının ucunda oynattıklarını mı anlatsam. Yoksa Adem ile Havvayı mı anlatsam… Hani Ademi razı edip elmayı yediren Havvayı.. Hani bilgi ağacının meyvasını tanrı buyruğuna rağmen tattıran Havvayı. Yok yok pek karıştırmayayım onları şimdilik… Sonra bunun ucu evrim teorisine neyin gider de, neme lazım! Ertesi sabah kahvaltıya iniyoruz. Herkes giyinmiş, saçlar taralı; kızlar sıkı sıkı atkuyruğu yapmışlar, oğlanlar ise jölelemişler. Sanki şart, kesin kural. Bol jöle, dik dik yapılmış horoz ibiği gibi duran saçlar. Kazara eliniz değse sanki saç değil de tel fırça. Etkinlikler için sınıflara dağılıyoruz. Tiyatro lafını duyunca bir sevinç dalgası esiyor hemen sınıfta. Bir iki küçük grup gelmiş, belediye salonunda oyun sergilemiş, çok beğenmişler. Şimdi onlar da yapacaklar. Hem de kostümlü, aksesuarlı. Etkinlik torbasını masanın üzerine koyuyorum. Birer birer içinden çıkarıyorum kullanacağımız malzemeleri. Hepsinin gözü orada. Sanki içinden sihirli, büyülü fantastik bir dünya çıkıyor. Alt tarafı bir iki tül, şifon, sepet, taç, plastik elma, küçük sepet vs… Öyle tepkiler, öyle sesler geliyor ki sanırsınız Devlet Tiyatrosu perde açacak orada . Masal canlandırma başlıyor. Pamuk Prenses ile 7 cüceler. Bildikleri masalın güvenli yollarında ilerlerken sorular geliyor. İyilik yapmak nedir? Cüceler için iyi diyebilir miyiz? Karşılık istenerek yapılan iyilik, iyilik midir? Pamuk Prenses ormandaki günlerini başka nasıl geçirebilir? Neler yapabilir? Düşünelim. Peki sonunda onu uyandıran Prensle gitmek zorunda mı? Gitmezse ne olur? Onu beğenmezse ne olacak. Prensin yakışıklı ve zengin olması onun hemen onunla gitmesi için yeterli bir neden olabilir mi? vb… Oradan geçen onu tanıyan sınıf arkadaşıyla okuluna mı dönsün yoksa Prensle mi gitsin.
Tüm bu sorular öneriler, üretilen değişik sonlar, hepsi hepsi 40 dakika. İçlerinden biri hızını alamamış, mektup yazmış bana. “Sınıf arkadaşıyla gitsin demiştim ama Prensle gitse daha iyi olurdu “ diye. Demek hala düşünüyor Pamuk Prensesin hali nice olacak diye?... Ertesi sabah saat 5.30 hareket. Kalktık yola çıkacağız, birer birer odalarda hareketlenmeler sizleri yolcu edeceğiz. Gene gelin olur mu? Hadi yatın uyuyun, çok erken daha. Girin sıcacık yataklarınıza hadi bizleri görün rüyanızda olur mu?... Her taraf yemyeşil, ulu ulu ağaçlar. Çizgi filmlerde miyiz? Masal ülkesinde miyiz?… derken muhteşem Göknar ağaçlarının arasından Kıbrıscık’a vardık. Soğuk, çok soğuk bir gün. Çocuklar bahçede bizi bekliyorlar. Çok minicikler, nohut tanesi gibiydiler. Elleri yüzleri soğuktan kızarmıştı. Kiminin soğuktan burnu akmıştı. Onlar anneleriyle birlikte olmalılar diye düşündüm. Annelerinin kolları arasında sıcaklığını hissederek okuyacakları yaştaydılar. Onlara büyük sınıflar sahip çıkıyorlarmış. Banyolarıyla ilgileniyor, giyinmelerine yardım ediyorlarmış Olsun. Yine de annelerinden bu kadar uzak olmamalılar diyorum kendi kendime. Yemekhanede otururken çeneleri masaya değiyor, boyları yetmiyor bazılarının. Tepsileri taşımaya büyükler yardım ediyor. Bir de büyük şehirlerde pamuklar içinde, hiçbir sorumluluk almadan büyüyen çocukları düşünüyorum. Ve hayatlarında hiçbir zaman sorumluluk almayı da beceremeyen çocukları, kimbilir belki de böylesi daha iyi diyorum sonra. Okul geniş bir alana yayılmış, çoğunluğu tek katlı binalardan oluşmakta. Galiba bir bina çok katlıydı. Okul temizlenmiş. O kadar ki biz okula geldiğimizde yerler henüz ıslaktı. Sınıflara giriyoruz. Etkinlikler başlıyor. Bir şey dikkatimizi çekiyor. Girdiğimiz sınıflar özenli, sıralar masalar düzgün yerleştirilmiş, duvarlardaki resimler, afişlerde belli bir estetik gözetilmişse çocukların da daha iyi iletişim kuran, dinlemeyi ve anlatmayı bilen, gerektiğinde katılımcı, gerektiğinde seyirci olabilen çocuklar olabildiklerini gördük. Çocukların mendil kullanmaları, üstlerinin düzgün olması, yakalarının temiz olması gibi ayrıntılar bile sınıflardaki düzenlerle ilişkiliydi. Çevre insanı şekillendirir, biçimlendirir. İnsan zamanla yaşadığı çevre ile bütünleşir, bulunduğu ortamın bir parçası olma çabasına girer. Doğal olarak o çevre düzenliyse, temiz ise belli bir estetik anlayışı ile düzenlenmişse kişi de öyle olmaya çalışıyor. Bu noktada sevgili öğretmenlerimize çok iş düşüyor galiba. Otoriter yapıyla hantallaşmış bir eğitim sistemi içinde çocuk, çok iyi bilgi donanımı alamasa da bir mendil kullanmayı öğrenmesi, ayakkabılarının çamurundan rahatsızlık duyması, yakasının kirinin farkına varması giderek özenli temiz, güzel bir dünyayı da beraberinde getirecektir. Buna inanıyorum. Ne dersiniz?
Nihal KUYUMCU |
| İLKYAR - İlköğretim Okullarına Yardım
Vakfı E-posta...:ilkyar@ilkyar.org.tr |
Son Güncelleme...:Sertaç ATEŞ İLKYAR izlenimlerindeki ve arşivlerdeki resimler izinsiz
kullanılamaz. |