Sular Ne Güzelse

İLKYAR 2006

 

 

İçime birden bir avuç cam kırığı atılıyor, binlerce cam kırığı. İçim kıpkırmızı.
Cam Kırıkları - Erdal ÖZ

 

 

Akseki-Bozkır projesinden dönmüşüm, izlenim yazımı yazmak üzere bilgisayarımın başındayım. İçimde cam kırıkları. İlk kez bu denli zorlanıyorum. Kolay değil, yolculuğun ikinci günü başucu kitaplarım Cam Kırıkları’nın, Sular Ne Güzelse’nin  yazarı, sevgili dostumu yitirdim. Masamda kitapları, yol notlarım, kulağımın derininden ses veren sözcükler, sisler, kahvem… Sisin yok edici sarmalından çıkıp yol fotoğraflarına dalıyor, iki gün öncesinin hayal görüntülerinde geziniyorum. Kahvem dökülüyor beyaz kağıda, kitaba… karışıyor sözcükler, görüntüler, donuk ışıltılar, anılar…

İLKYAR 2006
Şu gemi resimli kitapları karıştıran etli yanaklı, iri gözlü çocuk. Kimdi?

Burhan!

1. sınıf öğrencisiydi. Kardeşi bebekti. Babası Dedere  köyünde lokantada çalışıyordu.

Kütüphaneye getirdiğimiz kitapların arasında bir beklediğini arıyordu.

“Bana gemili kitap ver,” deyişi çınlıyor kulağımda.

Babası doğum gününde pastadan bir gemi hazırlamış. O gün bugün gemiler girmiş düşlerine. Gemi resimleri biriktirmiş, kağıttan gemiler yapmış, bacası dumanlı gemiler. Turuncuya, mora, yeşile boyamış gemilerini. Köpüklü dalgaların üstünde keyif çatmanın, bilmediği masal diyarlara yelken açmanın, dünyanın balıklarıyla tanışma özleminin çocuksu heyecanı karışmıştı yürek atışlarıma…

Geceleri alışamadığım bir büyük masmavi  sıkıntı içinde oltamın ucunda çırpınan gümüş renkli balıklar sıçrıyor düşlerimde şimdi.Oltama takılan balıkların ağızlarını yırtmadan dikkatle çıkarıyorum iğneyi. Sanki özür diler gibi yeniden atıyorum onları masmavi sulara.
(Cam Kırıkları s.28)

Bir doğum günü şarkısının notalarını seçiyor kulaklarım. Ayşe Çiçek, Manavgat yakınlarındaki köyüne iki-üç haftada bir gidebildiği için dertli. Yatılı okumayı sevmiyor, ama başka da çaresi yok. Yatılı okulun en iyi tarafının “doğum günü kutlamak” olduğunu söylüyor. Çocuklar ceplerinden, çelik dolaplarından, yatak altlarından bozuk paralarını çıkarır, bir elde toplarlar, hesap üstüne hesap yaparlarmış. Denkleşen paraya göre küpe, kolye, ayıcıklar, hatıra defterleri, boncuklar… alınırmış.
Parmaklarını tuzluk yapmış, ağzına doğru sallıyor.

“Paramız yeterse çikolatalısından bir de pasta! Yeme de yanında yat!”

İLKYAR 2006Babası Side’de otelde çalışırmış. Her gelişinde küçük hediyelik eşyalar taşırmış eve. Ayşe tutumluymuş, ne olur ne olmaz diye kutularda saklarmış kullanmadıklarını. Bir arkadaşının doğum günü geldiğinde gizli kutusundaki ganimetlerden birini seçer, süslü püslü kağıtlara sarar, götürürmüş.  Ayşe 8. sınıf öğrencisi. Fen Lisesine girebilsem başka ne isterim, diyor.
Fatma… Telaşlı, hızlı hızlı konuşan esmer kız. 7. sınıfta. Çalışkan ama başarısının ödüllendirilmeyişinden şikayetçi. Babası inşaat işçisi. Annesi kanserden ölmüş. Babası daha sonra yeniden evlenmiş. İki küçük kardeşi doğmuş. Evde altı kişiler. İkizi var Fatma’nın. Hatice.
Evine iki ayda bir gidebiliyormuş. Dert etmiyor, belli ki uzaktaki ev sıcak bir yuvadan başka bir şey gözünde.

23 Nisan’da Savcı’yı ziyarete gitmişler. Hukuk, adalet, suç üstüne düşünmeye başlamış.

“Savcıya aklıma o an gelen soruları sorarken bilmediğim bir dünyaya girdim. Hukuk beni kendi denizine çekti.”

Dört bir yandan gelen çekirge cırıltıları, ağustos böceklerinin cızırtısına karışıyordu. Ev korkusu, bilinmez uzakların korkusu, yaklaşan akşam karanlığının korkusu, başka uçucu korkularla birbirinin içine giriyordu.
(Sular Ne Güzelse.s.138)

 Ders zili de sınıflara çekiyor bizi. Öykülerden konuşuyoruz dersimizde. Öykümüzdeki  dede çocuklara kendi dedelerini düşündürtüyor.

Ali dedesini şöyle anlatıyor:

“Dedemin en sık yaptığı iş, camiye gidip gelmek. Neşesi yerinde olursa beni dereye balık tutmaya götürür. Şanslıdır. Onun oltası balıklarla dolar. Moralim bozulmasın diye benim kovama da birkaç balık atar. Kasabaya gidince kitapçıya, bakkala uğrar. Kitap, çikolata, gofret sardırır benim için. Tek tek verir aldıklarını. Hepsini bir anda tüketmez. Horultusu yeri göğü inletir, alimallah!”

 Durmadan namaz kılardı.  Her zaman iki üç büyük kedisi olurdu. İlk kedisi on sekiz  yaşında ölmüş. Seksen sekiz yavru doğurmuş. Hiç elinden bırakmadığı Kuran’ın arkasındaki boş sayfasına büyüttüğü kedilerin kimliklerini, doğurdukları yavruları, doğum günlerini, hangi tarihte kimlere verildiğini yazarmış.
(Cam Kırıkları s.50)

Sefa Akseki’de oturuyor. Elindeki gülleri sabahtan beri kimselere verememiş, güller boynunu bükmüş.  8. sınıfın gündüzlü öğrencisi. Babası marangoz. 3 kardeşler. Ablası lise sonda, ağabeyi 8. sınıfta bırakmış.

Başında büyük bir urla doğmuş, bebekken bir operasyonla alınmış. 6. sınıfa geçtiği yıl, tepesinden iç dikişler dışarı çıkmış, enfekte olmuş. Beyin cerrahına götürmüş dedesi Sefa’yı. Sabırla pansumanlarını yapmış, ilaçlarını takip etmiş genç doktor… Çocuk, titizliğine hayran kalmış adamın. Beyin cerrahı olduğu günlerin düşlerini kurmaya başlamış sonrasında. Kitap az okuyor, OKS sınavlarına çalışıyormuş.

“Rüyalarımda bile test sorusu çözüyorum şimdi.”

Doğan 8. sınıf öğrencisi. 2 kardeşler. Babası Orman İşletme Müdürlüğünde veznedar. Kuleli Askeri Lisesinin sınavlarına girmiş. Askeri pilot olmayı düşlüyor. Kendi deyişiyle “Savaş pilotu!”

İLKYAR 2006Akseki’nin eski evlerini gezmeye, 1882 de kurulmuş 23.000 kitap, 322 el yazması bulunan halk kütüphanesinin el yazması kitaplarını görmeye gitmeye bayılırmış. Annesinin dedesinin köydeki evi Rumlardan kalmış. Çatıda özel bölmeleri, tahta ocakları, kovanları, gizli dehlizleri varmış evin. Balkonu, merdivenleri çökmüş. Ailenin gücü tamire yetmiyormuş, Doğan senede bir kez fotoğrafını çekermiş evin.

“Elimden gelen bu,” diyor utanarak.

Geçmişin unutulması, terk etme, vefasızlık  sözlüklerden silinmesi gereken sözlermiş ona göre.

Akseki’nin Emiraşıklar köyünde yaşayan bir adamın öyküsüyle örnekliyor düşüncesini:

“Adam bu köyden çıkmış. Zamanında tüm parasını bomboş Side kumsalında bir eve yatırmış. Pansiyonculuk yapmak istemiş. Gören “Aksekililer kurnaz, olur bir bildiği vardır,” demiş. Yıllar içinde bölgede turizm gelişmiş. Şimdi adamın oteller zinciri var. Ama adam ”köyüm, köyüm” diyor başka laf etmiyor. Köyünden çok göçen oldu. Yeniden köye dönüşleri sağlamak için  bir proje başlattı. Trabzon’dan getirdiği tahtalarla hiç çivi kullanılmadan bir konak yaptırdı. Beş yıldızlı otel şimdi. Lama, deve kuşları, dağ keçileri...vs…nin yaşadığı bir çiftlik geliştirdi. Sınıfça gittik çiftliğe. Bir lama beni öpmek istedi, kaçtım. Sevmediğine, yüksek sesle konuşana kızıyor, tükürüyordu.”

Sefa karışıyor sözümüze.

“Ben de büyüyeyim, nereye gidersem gideyim. Köyümü unutmayacağım. Biz şanslıyız. Çünkü bize örnek olan büyüklerimiz var. Ömer Duruk’u bilir misiniz? Aroma meyvesuyu fabrikalarının sahibi. Geçen yaz 82 yaşında öldü. Geceleri saymazsak 41 yaşındayım, derdi.  Buralı o da. Babası ölmüş, küçücük yaşta çalışmaya başlamış. Eşek kiralamış, odun taşımış…Büyüyünce boncuk, süs eşyaları, dokuma ürünleri satmış. Tanrı yürü ya kulum demiş ona… Okullar İLKYAR 2006kurmuş, kimsesiz çocukları okutmuş, yüzme havuzu, spor salonları, kız pansiyonu, öğretmen lojmanı yaptırmış. Her yıl okul çocuklarına içlerinde kitap, defter, kalem, boya malzemeleri olan paketler dağıtır.”

Zümra oturuyor yanıma. O  da 8. sınıfta. 5 kardeşler. Bir ablası evli. Annesi bir kardeşini doğurmaya hastaneye giderken Manavgat yolunda trafik kazası geçirmiş ölmüş. Babası yeniden evlenmiş, iki küçük kardeşi daha doğmuş. Ev soğukta ve uzak bir ada şimdi.  Pansiyonda kalıyor, iki ayda bir eve gidebiliyormuş. Köyünde eskiden ebe varmış ama sonra işi bırakıp gitmiş.

“Köyümde doktor olsaydı, şimdi annemin dizinin dibinde olacaktım. Yatılıya vermezdi beni. Sarılır, kucağında uyurdum. Evime koşarak giderdim. Babam bağırır çağırır, söver. Sevdiğini göstermez.”

OKS için okulda başlatılan kurstan çıkmış, matematiği iyi değilmiş, anlamıyormuş.

“Nereye kadar okuyacağım, ne olacağım… Bir evim olacak mı? Bilmiyorum.”

Dönüp dolaşıp ev çıkıyordu karşıma. Bu evle birlikte en çok da babanın yüzü. Çok tez yargıya varan, kızınca alnındaki karışık çizgilerin çoğaldığı babanın yüzü. Anneni düşünmek sıcacık bir kurtuluş oluyordu, her zaman olduğu gibi Ev korkutuyordu seni.
(Sular Ne Güzelse. S.138)

Erdoğan Fersin köyünden,  babası Antalya’da aşçı. 4 kardeşler, 7. sınıfta. Belçika’da akrabaları var. Birkaç kez yanlarına gitmiş. Uçaklar hayallerine kanat taktırmış çocuğun.

“Uçak modelleri, haberleriyle ilgili ne bulsam okurum. Hayat önümü açarsa uçak mühendisi olmak isterim. Matematiğim iyi değil… İngilizcem iyi değil…”

Arkadaşı ensesine bir tokat indiriyor.

“Akıllı… Matematik bilmezsen uçağı nasıl havada tutarsın?”

Kardelenin ana vatanı, batı Torosların güneyine yaslanmış Akseki’deki bu PİO’nun sadece 72 öğrencisi yatılı. 23 öğretmeni, 20 dersliği var. 19 köy okulundan taşımalı öğrenci alıyor. Toplam öğrenci sayısı 520. Kütüphanesinin raflarında çok sayıda okunmuş eski kitap sıralanmış. Okul İmam Hatip Lisesinden devralındığı için dini kitaplar ağırlıkta. İLKYAR kitaplığıyla gelen yepyeni kitapları çocuklar kardeşleriymiş gibi kucaklıyorlar.

Kubilaylar 4 kardeş. Antalya’dan gelmiş. Babası kamyon şoförü. Anne ve babası ayrılmışlar. O günlerde kimseyle konuşmamış, bir tesbih böceği olmuş, kendi içine kapanmış. Ayrılıktan sonra anne ve babası başkalarıyla evlenmişler. Babasının bir çocuğu daha olmuş. Ana-babayı, kardeşleri düşünmek, güvenli bir ev bulamamak kaygısı onu derslerinden koparmış, ilgisizliğe itmiş. Arkadaşlarıyla iletişimi bozulunca dışlanmış. O da kendini resme vermiş. Renkleri karıştıra karıştıra, sayısız desen çize çize çizim yeteneğini, renk bilgisini  geliştirmiş.

3 aydır evine gitmiyormuş. Sadece sömestr ve yaz tatillerde Antalya’ya gidermiş. Babasında kalırmış. Annesini görmeyeli çok olmuş. Evde odalara kapanır, resim yaparmış, yerli yabancı bir çok yarışmaya katılmış bu yıl, sonuçlarını bekliyormuş.

Fırçamı  gökyüzüne rasgele sürmeye başladım. Boya azalmıştı ama çizik çizik mor lekeler sürüyordum gökyüzüne.
(Cam Kırıkları. S.45)

Gelecek hayalini soruyorum.

Dudaklarını ters çeviriyor. Donuk donuk bakıyor.
“Hiç!” diyor.
“Güzel sanatlar Lisesine gidersin,” diyorum. Gözlerine bir küçük yıldız düşüyor, çakıyor sevinçli.
“Giderim,” diyor.”Resim öğretirim çocuklara.”

Sesim belli belirsiz titremişti.Başımı kaldırdığımda o güzel gözleri yaş içindeydi. Onu o anda da, daha sonra da çok sevdim.
(Cam Kırıkları..s.97)

450 öğrencili Konya Bozkır Sarıoğlan YİBO’ ya ulaşıyoruz pazar günü. 2003 yılında etkinlikler yaptığımız okula ikinci gidişimiz. Fatma orada, Şefika orada. Okulun çehresi değişmiş. Öğretmenlerin çoğu da. 2003’ te köy okullarında okuyan çocuklar 6. sınıftan sonra YİBO’ ya gelmişler. Tanıdıklarımın sayısı, tanımadıklarımdan az.

İLKYAR 2006Fatma, bizi karşılarken ablasının incilerle ördüğü tığ işi file kazağı giymiş. Şefika çilleri, tüm yüzünü saran gülüşüyle değişmemiş, biraz kilo almış belki. Üç yıl öncesini anımsıyoruz, teker teker yakalıyoruz gizli kovuklarda uykuya yatmış anılarımızı.

4 saat etkinlikten sonra bahçede müzikli eğlence başlıyor. Kezban oynamadığımı görüyor, kollarımın arasına rahatça bırakıyor kendini. Dans ederken başkalarının seyrettiğini düşünür, utanırmış.

Bu yıl yatılı okumaya başlamış. 6. sınıf öğrencisi. 6 kardeşlermiş. Ablaları okumamış. Teyzesi Konya’da hemşireymiş. Sen oku, hemşire ol, dermiş.  O da teyzesinin yolundan gitmeye kararlı. Ablalarına acıyor.

Baki öğretmen ırmak gözlü,  beyazında pembe çiçeklerin  dans ettiği şirin bir elbise giymiş tatlı bir kızla tanıştırıyor beni.

İLKYAR 2006Onun adı da Kezban. 4. sınıfta. Bir de kendinden küçük kardeşi var.

“Hayatta tek bir idealim var,” diyor.”Avukat olmak!”

Şaşırıyorum. Neden, diyorum.

“Haksızlık, adaletsizlik her yerde… Suçsuz insanlar suça itiliyor…”

“Bildiğin örnekler var mı?”

“Annem” derken bulanıyor gözlerindeki yeşil dere.

“Bir adam annemin peşine takıldı, onu rahatsız etti. Annem şikayette bulundu ama ilgilenilmedi. Bir gece adam evimize girdi, benim gözümün önümde anneme saldırdı. Annem de adamı öldürdü.”

“Şimdi?”

“Hapiste annem.”

Karşı dağlar beklediğim gibi morlaşıyordu. Güneş dağların ardına iniyordu. Deniz dümdüz olmuştu; aşağıdaki kayalıklara daha yavaş, daha yumuşak vuruyordu şimdi. İlerdeki çağlayanın tekdüze gürültüsü daha da artmıştı. Tepemizde beyaz martılar döneniyordu.
(Sular ne güzelse.s.35)

Baki öğretmen havanın ağırlığını yumuşatmak için okullarındaki çocukların dayı ve teyzelerinin yaşları konusunu açıyor. Bir de okul fıkraları anlatıyor peş peşe.

“Sekizinci sınıf öğrencilerinden Süleyman  aşçının tabağına koyduğu yemeği az bulmuş. Seni dayıma şikayet edeceğim. Görürsün, gününü, demiş…

Akşam yemeğinde 4. sınıfların en küçük öğrencisi  aşçıya kafa tutmuş. Yemekte eşitsizlik olmaz. Süleyman’ı iyi doyuracaksın, demiş.

İri kıyım aşçı tepeden bakmış çocuğa, parmağını gömleğinin yakasına taksa fır döndürecekmiş nerdeyse…Sen kimsin oğlum, demiş. Bu cesareti nerden buluyorsun?

Süleyman’ın dayısıyım, demiş ufaklık.

Herkes gülüşmüş.

Biz de gülüşüyoruz.

Sonrası…

Sonrası… birdenbire denizdi işte, sesinden kokusundan bildiğim yoğun deniz. Denizleri hep sevdim ben, suları hep sevdim; seni denizler sular gibi sevdim, sular ne güzelse öyle sevdim...
(Sular Ne Güzelse.s.125)


Sevim AK
YAZAR


İLKYAR - İlköğretim Okullarına Yardım Vakfı
E-posta...:ilkyar@ilkyar.org.tr
Son Güncelleme...:Sertaç ATEŞ
İLKYAR izlenimlerindeki ve arşivlerdeki resimler izinsiz kullanılamaz.