|
İki hafta önce Hüseyin hoca ile tanıştım. Beni en çok etkileyen şey odasına ilk girdiğimde elimden hemen paltomu alıp asmasıydı. Bu bizim hocalarımızda görmeye pek alışık olmadığımız bir şey. Hocanın bize saatlerce vakit ayırması ayrıca cabasıydı. İçten, iyi niyetli ve samimi ama hep mesafeli ve inandığı şeyde ciddiydi. Benim algılayabildiğim kadarıyla tüm projeler onun için bir ödev ciddiyetinde ama yapılmak zorunda olunan bir ödevin soğukluğunda değildi. Sorduğumda ve anlattığında neler yapabileceğimi, ben onun inandığı kadar olur mu bilmem ama çok inandım bu BÜYÜK AMACA.

Bala projesi ilk projemdi. Bu proje için nöbet değişmek zorunda kalmam ya da öbür ay fazla nöbet tutacak olmam umurumda değildi. Ben yola çıkmıştım bir kere. Otobüsteki o temiz yürekli insanların içinde en yaşlısı, en acemisi, en bilmeyeni bendim. Bunun verdiği korku ile bu enleri yıkabilmenin ümidi arasında gidip gelirken ben otobüsümüz varmıştı bile Bala’ya. Otobüste belli olmuştu bana sunu için gerekli ekipmanları kuracak arkadaş; İlker. Beraber kurduk, sınıfı uygun hale getirmeye çalıştık. Daha sonra Arzu ile tanışmam ve beraber anlatışımız göremediğimiz canavarları birinci, üçüncü ve dördüncü sınıflara. Anlatmak ne kadar güzelmiş, parlayan meraklı gözler ne kadar da güzelmiş, ders boyunca ikide bir olur olmaz her şeye parmak kaldıran Ahmet ne kadar da tatlıymış şu yazıyı yazarken bir kez daha anımsıyorum. Bir çok şeyi anladım da anlamadığım niye telaffuzu bu kadar zor ve tanımadık olduğu halde mikropları nasıl görürüz sorusuna (benim doktor olduğumu bilmedikleri halde) her sınıfın daha kolay ve tanıdık olan mikroskop hatta teleskop yerine ilk önce steteskop demesiydi. Birde benim çocuk doktoru olduğumu duyduklarında sevinçten deli olmalarıydı anlamadığım. Çünkü hastanelerde onlarla karşılaştığımızdaki tepkilerle bu durumun en ufak bir benzerliği bile yoktu. Yoksa beyaz önlük korkusu dedikleri bu muydu gerçekten?
Aktivitelerde çocuklar gibi şen olmak, çocuk olmak, yıllar sonra ip atlamak, ip atlarken mızıkçıları yola getirmeye çalışmak, meraklı yüreklerin doktoru değil de ablası olmak bu sefer…ne kadar da doldum. Hala yüreğim dolu. O bir otobüs dolusu kıymetli insanın içinde olduğum için minnetimi ifade edebilir miyim bilmiyorum ama içimden gelenin TEŞEKKÜRLER İLKYAR demek olduğunu biliyorum.

NAZLI YÜREKLERLE TANIŞMAM
Bala projesinin hiç diğer projelere benzemediğini söylediklerinde arkadaşlar, ben tam anlayamamışım ne demek istediklerini. Anlamam Konya-Karaman projesiyle oldu. Bu gerçek anlamdaki ilk projemdi. Öncelikle o hakkı yenemez ve ödenemez ekip. İçlerine girdiğinizde inanın abartmıyorum acaba bu insanlar hep bu kadar iyi, hep bu kadar vermeye hazır mı? Yoksa İlkyar’ da ayrı bir ruh ayrı bir tılsım mı var görünmeyen? Sorusunu soruyorsunuz kendinize. O yüzden mi insanları sanki yüzlerce yıldır tanıyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz kendinizi bilinmez ama o güzel insanlara ve yarattıkları o ruha ve bu masum fikrin babasına şükranlarımı bir kez daha iletmeden geçemezdim.
Önce Karaman’a gidecektik. Ben meslek tanıtımı etkinliği yapacaktım. Otobüste giderken mesleklerle ilgili neler anlatsam diye düşünüyor, nereden başlayacağımı bilemiyordum. Ama daha sonra bu kadar da endişelenmeme gerek olmadığını biraz acı bir şekilde anladım. Karaman’a ulaştık ve çiçeklerin de içinde olduğu bir sevgi selinin ardından hemen kendimizi çocukların arasında buluverdik. Beni ayaklarım 6F sınıfına götürmüştü bile çoktan. Hemen çocuklarla sohbet etmeye başladık. Nasıl bir enerjiydi gözlerindeki, nasılda pırıl pırıllardı. Hemen içlerini, kalplerini seriveriyorlardı önünüze. O kadar masumca söylüyorlardı ki gelecekte olmak istedikleri meslekleri olan tamirciliği ve terziliği. Onlara kendi mesleğimden bahsettim. Okumaktan, güzelliklerinden, zorluklarından bahsettim. Sorular sordular. Hep beraber cevaplar bulduk. Daha sonra yatakhanelere dağıldık. En son üniversitede okurken yurtta kalmıştım. Beş yıl geçmişti. Uzun bir aradan sonra yurttaydım fakat bu sefer arkadaşlarım köy çocuklarıydı. İlk gece biraz daha çekingen, mesafeli iken ikinci gece tamamen açıldılar. Burcumdan, kuzenimin adına kadar her şeyi sordular. Sebebini ben ancak Sivas-Şarkışla projesinde anlayabildim. Yapabildikleri kadar kendi yaşantılarıyla sizin yaşantılarınız arasında bağlantı kurmaya çalışıyorlardı. Öyle bağlanıyorlardı ki bazen proje boyunca sizden hiç ayrılmıyorlardı.

Yatakhaneye gidip uyuyana kadar saat gece yarısını buldu. O kadar heyecanlıydım ki olanca yorgunluğuma rağmen uykuya dalmam uzun sürdü ve sabah da çok erken uyudum. Çocuklar da benimle aynı hisler içindeydi herhalde ki ben hem biraz hava almak hem de heyecanımı ve enerjimi yatıştırmak için bahçeye çıkmış yürürken yurdun pencerelerinden sabah saat 06:00 sıralarında bana sallanan eller gördüm. Hemen yanlarına gittim. Onlar da, ben de daha rahattık ve alışmıştık artık birbirimize. Kahvaltının ardından sabah sporuna koştuk. Çocuklarla sabah sporumuzun ardından etkinliklerimiz başladı. Ben boş etkinlik saatlerimde fizik etkinliklerine girme şansı da buldum. Hiçbir etkinliğimizde olmadığı gibi bu etkinliğimizde de her şey onların sevmeleri, meraklanmaları, önce kendilerini sonra da evreni keşfetmelerini sağlamak içindi. Benim etkinliğim ise meslek tanıtımıydı. Bolca konuştuk. Ben dünyayı nasıl algıladıklarını anlamaya çalışıp onların o kocaman parlak gözleriyle daha da büyük bakabilmelerini sağlamaya çalıştım. Başarımın(?) meyvesini akşam aldım sanırım. Akşam eğlencesinde yanımdan hiç ayrılmayan ve daha önce bana köye dönmek istediğini söyleyen 6.sınıf öğrencisi Yunus Emre bana “ abla biliyor musun ben avukat olmaya karar verdim” dedi. Ben hiç beklemediğim bu durum karşısında sevinçle karışık şaşkınlık içindeyken arkadan beni daha da şaşırtan şu cümle geldi “sizin boşanma davanıza bakabilirim”. Hayretler içinde gülüyordum. Tamamen masum olan bu düşüncesine önce beraber, evde de eşimle uzunca güldük. İçimden de dua ettim Yunus Emre avukat olsun ama benim boşanma avukatım olmasın diye. Meslekleri hiç tanımıyorlardı. Televizyonda filmlerde, dizilerde gördükleriyle sınırlıydı bildikleri. Çok kızmıştım kendime niye daha önce ben bu durumu, ülkemin çocuklarıyla hem de bu kadar iç içeyken, onların bu durumunu, onların ihtiyaçlarını anlayamamıştım. Hep beraber öğrendiğimiz bir diğer etkinliğimiz de ağaç dikmek oldu. Sevmeyi, korumayı, sahip çıkmayı hatırladık beraber fidanlarımızı dikerken okulun bahçesine. Üç fidan diktik ve beraberce koyduk isimlerini Kardelen, Hayat, İlkyar.

Akşam yemeğinin ardından Erden ağabeyleriyle konuştukları sunum vardı. Üşümüyor mu, korkmuyor mu, ne yiyor diye sorularıyla eğlencemize geçtik. Erden Eruç’un hayatı o kadar ilgilerini çekiyor ki yatakhane de bile soruları sürüyor eminim rüyalarına bile giriyor çünkü uyumalarına yakın soruları sıklaşıyor. İkinci gece, yani son gece zor oluyor onlara bizi bekleyen diğer kardeşleri için gitmemiz gerektiğini anlatmak. Hayatımın hiçbir safhasında insanları kolayca yanaklarından öpebilen, sevgimi bu şekilde ifade edebilen biri olmadım. Bir çocuğu teselli edebilmek için yaşlarla dolu gözlerinden, gözyaşıyla ıslanmış yanaklarından öpmek, geriye kalan ıslak dudaklarım, dudaklarımla beraber hüzünlü ve bir o kadar da hafiflemiş olan kalbimle beraber, uzanmak yatağa yorgun ve yoğun zor ama gerçekten çok zordu.
Sabah erken kalktık. Güneysınırı’nda olmamız gerekiyordu. Kahvaltıdan sonra ilk işim ağaçlarımıza bakmak oldu. Buraya bir daha gelmeyi, ağaçların büyüdüğünü, çocukların büyüdüğünü düşündüm. İyi ki sabah çok erkendi ve hiç çocuk yoktu. Böyle gitmek daha kolay oldu.
Konya Güneysınırın’da ekip dört parçaya ayrılmıştı. Ben, Gönül, Gencay, Eray ve Yasemin abla Çok Programlı lisedeydik. Lise, daha büyük çocuklar, oldukça ürkütücü görünüyordu. Nereden bilebilirdim ki burası da unutulmaz birkaç anıyla hafızama kazınacak. Hele unutamadığım Ahmet ve sözleri “abla çok çalışıyorum, arkadaşlarımdan daha az uyuyorum, bana yapamayacağımı söylüyorlar, yapamazsın diyorlar”. Bunları dinlerken yüreğimin ikiye ayrılacağını zannettim. Onunla konuştum, konuştukça gözlerinin ışıdığını, sonra bana sevgi ve minnetle o hiç unutamayacağım bakışını gördüm. Aynı bakış biz otobüsle ayrılırken de uzunca devam etti. Hele bir de yazdığı o duygulu mektup yok mu! Bazen kendimi, İLKYAR ile tanışmamı sorgulayıp duruyordum çünkü ben tesadüflere inanmıyorum. Bu tanışıklığın benim ya da memleketimin o güzel çocuklarının hayatlarında ki anlamı ne olacaktı diye sorguluyordum. Ahmet’in mektubuyla adeta canlandım, kanlandım. Şunu dedim kendime belki de ben bu kocaman İLKYAR
serüveninin içinde sadece bir çocuk, tek bir çocuk
için, onun güvenebileceği, kaygılarını
paylaşabileceği ablası olmak için vardım. Bu o kadar
kıymetliydi ki ve benim için fazlasıyla yeterliydi.

Aynı zamanda şunu da fark ettim ki her gönüllü katıldığı her bir projede ne kadar öğretmek istiyor, ne kadar verebilmek istiyorsa bir o kadar öğreniyor ve doluyordu. Bugüne kadar robotlarla hiç ilgisi olmayan ben, boş etkinlik saatimde Gencay ile katıldığım robot ve Gönül ile origami etkinliğinde yepyeni dünyalar ile tanıştım. Her projede hemen her gönüllünün tıpkı benim gibi yepyeni dünyalara adım atışını görüyordum. Geleceğe mektuplar, yaratıcı drama, müzikli oyunlar, fen, fizik, matematik, edebiyat, benim arkadaşlara yardımcı olmaya çalıştığım etkinlik olan göremediğimiz canavarlar, deneyler, dış etkinlikler sadece çocuklar için değildi aslında. Kendi aramızda paylaştığımız deneyimler, öğrendiklerimiz, öğrettiklerimiz… anlatılamaz.
Son projemde iki hafta önce katıldığım Sivas-Şarkışla ve Kayseri-Pınarbaşı projesiydi. Yine otobüsümüzün bahçeye girmesiyle çocuklara el sallamamız, elimizde çivilerle kendimizi onların içinde bulmamız, tanışma çabalarımız ve sonra kaynaşmamız… İşte bir serüvene daha başlıyorduk. Bu işe serüven deyişim bu bir macera olduğu için değil de ben kendimi hep bir masalın içinde sandığım için. Her bir projede sanki bir masalın içindeyim ve zaman fark edemeyeceğim kadar hızlı, akıcı. Adeta bin bir gece bitmeyecek bir masal gibi işte yine bir masalın içindeydim. Levent, Osman, İzzet ile kendimi oyun oynarken buluyorum gecenin sonunda. Ertesi gün göremediğimiz canavarlar etkinliği, konuşmalar, kaynaşmalar, yorgunluk ve yorgunluğu belli etmeme çabaları içinde geçen bir günün son saatlerine doğru katıldığım kâğıt olimpiyatları etkinliği. Yedi grup, ellerine verilen tek bir beyaz sayfa, belli bir sürede yapmaları gereken kuleler, gemiler ve paraşütler. Tek bir beyaz sayfayı ilk gördüklerinde asla yapamayacaklarını söylemeleri, daha sonra yapmaları ve gururlanmaları başarılarıyla, gururlanmamız yaratıcılıklarıyla görülmeliydi.
Ertesi gün Pınarbaşı’ndaydık. Yine akan zaman, zamanla savaşan bizdik. Mustafalar, Merveler, Zeynepler ve anılardı kalan yine.

|